Yeni nesil reklamcılığın kendisine düstur edindiği “trendy” yaklaşımlar, reklamverenlerin beklentilerini ne kadar karşılıyor, tüketicinin zihnine nasıl etki ediyor?
Her ne kadar yüzyıl ortasından nüfus artışının durağanlaşacağına inanılıyorsa da, şu an Türkiye’nin genç nüfusu, hiç de azımsanamayacak bir noktada.
İletişimle, dahası insanla biraz ilgilenmiş herkes bilir ki, genç zihinler, kendilerine verileni almaya ve zihinsel suistimallere daha açıktır.
Buradan hareketle, yeni trendler yaratmak, yaratmak eylemini gerçekleştirmesine izin verilen reklamcılar için zaman zaman bir oyuncağa dönüşmektedir. Bilhassa son otuz yılda doğmuş ve bu mesleğe yaklaşık son on yıl içinde atılmış reklam yaratıcılarının, reklamı, tüketici desteğini de alarak komik olma konseptinin üzerine kurmaları, ünlüler üzerinden prim yapmaya çalışmalarından da beterdir!
Bir ürün, komik olduğu için satmaz. Bir marka, reklamında geçen bir söz kümesi, sloganı ile dilden dile dolanabilir ancak temeli komediye oturtulan bir kurum imajının gücü, daha komik bir reklamla karşılaşınca -aniden- tükenir.
Öte yandan, yapılan işin özellikle gençler üzerinde yarattığı dejenerasyon, bugün bir kısmını gördüğümüz ve yarın suyun altında kalan kısmıyla bizim çarpıp batacağımız bir iceberg’tir.
Türkçe konuşmaktan ve yazmaktan giderek uzaklaşan reklam yazarı güruhu, ‘patlican’ devresinde başladıkları yolculuklarına, “ütmek”, “kol gibi” göndermelerle devam ediyorlar…
Bu, bir grup reklamcıya veya bir reklamverene yönelik bir itham değil, reklam anlayışının gittiği noktaya karşı hissettiğimiz bir kaygıdır.
Reklam, markaların onurlarını yaratmak ve korumak amaçlı bir iletişim yöntemidir. Birini yererek diğerini yükseltmek zihniyeti, kolaycılıktan başka birşey olamaz. Konuşma dilimizi altüst eden televizyon dizilerinden sonra reklamcıların da Türkçe’yi ve reklam etiğini bu denli önemsemez tavırları, birçok bilinçli reklamcıya aynı atasözünü hatırlatacaktır: “Biz bu dünyayı atalarımızdan miras değil, çocuklarımızdan emanet aldık.”
Bugün üniversitelerin öğrenci işlerine verilen dilekçelerde “smiley”ler kullanmakla karşımıza çıkacak tabloyu, belki otuz sene sonra bizim neslimiz göremeyecek ama genel anlamda, yozlaşma kitleseldir ve iletişimin anahtar sektörleri, bir toplumu içeriden yıkabilmek için en kuvvetli ordulardır.
Tedbir adı altında uygulanan sansürler yerine, işine doğru yaklaşan reklamcılar ve reklamverenler, düşünülerek yazılmış senaryolar ve eğitimin paradan daha önemli olduğunu öğrenecek ebeveynlere ihtiyaç var…
Deniz YAKIN
