denizyakın
geldim-gördüm-yazdım…
Önce yazdıkça var olduğumu sandım… Sonra var olduğum için yazıyorum sandım. Şimdilerde sanmayı da yazmayı da bıraktım…
Öyle isim mi olurmuş?
B rh (-) diye ajans ismi mi olurmuş? Oldu işte.
İletişimle ilgili her söylem pozitif olmak zorunda diye bir kazık çakılmış yazar kafalarımıza. Peki ya başka yaklaşımlar? Onları nerede kaldı? Kemikleşmiş fikirlerin ilerisine bakmak değil midir derdimiz?
Velhasıl… Dünyada en az bulunan iki kan grubundan biri B rh (-). Kan özel… Yetenek kadar. Sanatı bilgiyle harmanlayıp yaratıcılığa ve satışa çevirmenin sihirbazları reklamcılar da, az bulunan kan grupları kadar özel…
Kendimize hayırlı olsun…
www.brhnegative.com adresine bekleriz…
Yanlış numara!
Yeni nesil reklamcılığın kendisine düstur edindiği “trendy” yaklaşımlar, reklamverenlerin beklentilerini ne kadar karşılıyor, tüketicinin zihnine nasıl etki ediyor?
Her ne kadar yüzyıl ortasından nüfus artışının durağanlaşacağına inanılıyorsa da, şu an Türkiye’nin genç nüfusu, hiç de azımsanamayacak bir noktada.
İletişimle, dahası insanla biraz ilgilenmiş herkes bilir ki, genç zihinler, kendilerine verileni almaya ve zihinsel suistimallere daha açıktır.
Buradan hareketle, yeni trendler yaratmak, yaratmak eylemini gerçekleştirmesine izin verilen reklamcılar için zaman zaman bir oyuncağa dönüşmektedir. Bilhassa son otuz yılda doğmuş ve bu mesleğe yaklaşık son on yıl içinde atılmış reklam yaratıcılarının, reklamı, tüketici desteğini de alarak komik olma konseptinin üzerine kurmaları, ünlüler üzerinden prim yapmaya çalışmalarından da beterdir!
Bir ürün, komik olduğu için satmaz. Bir marka, reklamında geçen bir söz kümesi, sloganı ile dilden dile dolanabilir ancak temeli komediye oturtulan bir kurum imajının gücü, daha komik bir reklamla karşılaşınca -aniden- tükenir.
Öte yandan, yapılan işin özellikle gençler üzerinde yarattığı dejenerasyon, bugün bir kısmını gördüğümüz ve yarın suyun altında kalan kısmıyla bizim çarpıp batacağımız bir iceberg’tir.
Türkçe konuşmaktan ve yazmaktan giderek uzaklaşan reklam yazarı güruhu, ‘patlican’ devresinde başladıkları yolculuklarına, “ütmek”, “kol gibi” göndermelerle devam ediyorlar…
Bu, bir grup reklamcıya veya bir reklamverene yönelik bir itham değil, reklam anlayışının gittiği noktaya karşı hissettiğimiz bir kaygıdır.
Reklam, markaların onurlarını yaratmak ve korumak amaçlı bir iletişim yöntemidir. Birini yererek diğerini yükseltmek zihniyeti, kolaycılıktan başka birşey olamaz. Konuşma dilimizi altüst eden televizyon dizilerinden sonra reklamcıların da Türkçe’yi ve reklam etiğini bu denli önemsemez tavırları, birçok bilinçli reklamcıya aynı atasözünü hatırlatacaktır: “Biz bu dünyayı atalarımızdan miras değil, çocuklarımızdan emanet aldık.”
Bugün üniversitelerin öğrenci işlerine verilen dilekçelerde “smiley”ler kullanmakla karşımıza çıkacak tabloyu, belki otuz sene sonra bizim neslimiz göremeyecek ama genel anlamda, yozlaşma kitleseldir ve iletişimin anahtar sektörleri, bir toplumu içeriden yıkabilmek için en kuvvetli ordulardır.
Tedbir adı altında uygulanan sansürler yerine, işine doğru yaklaşan reklamcılar ve reklamverenler, düşünülerek yazılmış senaryolar ve eğitimin paradan daha önemli olduğunu öğrenecek ebeveynlere ihtiyaç var…
Deniz YAKIN
232. Kilometre
Ancak ısındı üç numaralı vagon. Ayaklarımızın dibinden usul usul gelen sıcaklıktan mı, eksik koltuklarda varlıklarını göstermeye çalışan akciğerlerin azlığından mı, bilinmez…
Ankara’ya çok, Eskişehir’e az ve İstanbul’a en çok uzaktayız… Vagonda koordinatlarını el yardımıyla bulmaya çalışan sanki bir tek benim. Herkes görevlinin az sonra içeri girip “Eskişehir!” diyeceğine güvenip uyuyor. Bense, dememesinden korkuyorum. Çünkü hiçbir şey göremiyorum ıssız kara pencereden. Kendi aksim büyük bir taklit, ben de büyük bir panik içindeyim. Az önce varıyoruz sandığım, siyah otlakların üzerinde yüzen şehir örtüsünü göremiyorum artık. Biri şehrin ışıklarını üfleyip söndürmüş gibi… Şehir, şimdi de bana her zamanki gibi ‘varamayacağımı’ çağrıştırıyor.
Oturduğum yerden gördüğüm şey, öndeki vagonun, ceylanlar veya ‘neşe dolu’ küçük çocuklar gibi seke seke, ilerlediği… Bizse onun ardından sürüklediği umutsuz vagonuz; uykulu ve görevliye güvenli…
…ama gelecek şehir. Gecikse de gelecek. Sessizce, bağırarak, bağırtarak gelecek. Hep dediğini diyecek bana. Önce vagonun açılan kapısından usulca soğuğunu salıverecek bacaklarımıza. Öyle içimizi ürpertecek ki, ne kadar yalnız olduğumuzu soluyacağız bir süre. Yanımızda tek taşıdığımızın şimdi ve elimizde tek tutamadığımızın geçmiş olduğunu üşüyeceğiz…
Solumdan yüzü hikaye dolu insanlar geçiyor. Mesela demin süzüldü eski kocamın hayaleti. Düzenli olarak turluyor su ve abur cubur satan delikanlı, sanki standı tekerlekli değil; yorgunluğunu kah itiyor, kah çekiyor… Yüzünde uykudan kalma bir yazı, okuyor da okuyor…
Arka çaprazımda, henüz içindekini keşfetmemiş bir katil oturuyor. Bazen duramıyor yerinde, vagonda volta atıyor. Sonra içindeki sıkışmışlık hissinden sıkılıp yeniden huzursuzca yerine geçiyor. Yanında, dostunun sadece ara sıra asabileştiğini düşünen arkadaşı… Bilmiyor ki bu uzun siyah paltolu, ayakkabıları cilalı dostu, tecavüz edip öldürdükten sonra bile tekmeleyecek kadını!
Şehrin ışıkları çabalıyor yine var olmaya. Osmanlı ordusu gibi çıktı şimdi ortaya. Saat 10 yönünden 2 yönüne kadar dizili ışıklar, ellerinde meşalelerle koşturan askerler şimdi. Saldır komutunu almış, salyaları ve yüreklerinde katletme coşkusu, neyi yeneceklerini bile bilmeden canavarlaşan askerler…
Koşuyor ışıklar, içlerine dönen haini yok etmeye. Durur mu Fatih Ekspresi! Eskişehir’in üzerine, korkudan altına işeyerek ilerliyor!
21.12.20100
2.41
Eskişehir’e doğru
yer yer
her şey yer değiştirdi.
yılların parkeleri
pencereler, kapılar
biraz eğri tablolar
sokaktaki lambalar
hatta itfaiye binası!
İşte, yerinde değil,
özenle saklanmış anılar;
köpeğin kulübesi
yazdan arkadaşlar
elimdeki uğurböceği.
kayıp, alenen yok hatta
masaya kazıdığım isim
platonik halim
ilk emekleyişim.
az tuzlu gibi,
pişmemiş geçmişimin çorbası.
karışmış raflar,
yanlış etiketlenmiş
boğazlı bir kazak gibiyim.
belki tepetaklak…
eski yerine göre
nerede durduğuna bağlı.
7.12.2009
istanbul
GEÇ
Şimdi bizi ısıtır mı;
Yılların çürüttüğü örtülerimizden
Elimizde kalan parçalar;
Paçavralar!
Elle tutulur bir hayat eder mi
Her öğretiyi birbirine dikmek;
Ruhumuzun iplikleri
Ve o acıdan iğnelerle…
Yoksa baştan mı alacağız;
Yeni bir başlangıcın yokluğundan emin…
Olgunluklarımızın dudaklarını aralayıp
Birbirimize yalan mı söyleyeceğiz?
26.05.2009
04.18
En Az
Seninki de aşk mı şimdi?
En az bir kere öleceksin sevdiğin için!
Bir kez tenine başkasının tenini karıştıracak,
Sonra pişmanlığınla kendini yakacaksın.
Öyle anlayacaksın ondan ötesi olmadığını.
En az bir kez gideceksin;
Gidemediğini görmek için…
Bir kez de gidilecek, kalındığını göreceksin…
En az bir cümlesini başyapıt sayacak,
Gözlerini ceylan gözü sanacaksın.
Her notası o olan bir parça,
Her taşı, toprağı o kokan bir yer bulacaksın.
En az bir kez doğacaksın onun için
Önceki hayatından.
Haydi öldün bir kez;
Bir kez de ölmeyecek;
Dayanacaksın…
31.05.2009
21.20
Sarpoş
Ayaktayım sanırım hala;
Güç-promil…
Karşımda trafik lambaları;
İkisi yeşil.
Her adım biraz mehteran,
Her harf daha yayvan…
Seven kalır,
Sevmeyen gidebilir!
Birden çok kalbim var nasılsa
Bazısı coşkun, kalanı sefil…
8.4.2009
01.39
Aynı
Yaralı, kabuklu, kanserli,
Çoktan geçmiş ciğerleri
Ağlatarak,
Kanatarak,
Boşaltarak girdi;
Yeni yokluk dikenleri…
Her son,
Bu sonu oluşturmuş gibi;
Sonların en heybetlisi!
Birer birer kırılarak
Harflerin çengelleri,
Sönerek seslilerin sesleri,
Dönerek büyükler küçüğe;
Kaçıştılar noktaları bırakarak…
Takınarak tüm sükunetimizi,
Gömdük camdan bir tabutla
Hep kalacak gidenleri…
Gösterdik yine
Görmeyen gözlerimize,
Kaç kez daha yanarmış;
Aynı acının külleri…
21.08.2008 – Göcek
